ANALİZ - ABD-İran geriliminde yeni dönem: Kontrollü tırmanma

TAKİP ET

İstanbul — Mevcut ateşkes, kalıcı bir barış potansiyeli taşımamaktadır. Taraflar, doğrudan ve kapsamlı bir savaştan kaçınırken kendi stratejik hedefleri doğrultusunda sınırlı askeri operasyonlar, ekonomik yaptırımlar ve diplomatik baskılar yoluyla kontrollü tırmanmayı sürdürmektedir

İstanbul Haberleri

Marmara Üniversitesi Dr. Öğretim Üyesi Bilgehan Alagöz, ABD ile İran arasında yeniden yükselen gerilimin yansımalarını AA Analiz için değerlendirdi.

***

ABD ile İran arasında 17 Haziran 2026'da imzalanan İslamabad Mutabakatı, İran'ın 6 Temmuz'da Hürmüz Boğazı'nda üç ticari gemiyi hedef alması ve ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığının (CENTCOM) ertesi gün düzenlediği misilleme operasyonuyla ilk ciddi sınavını verdi. Bu gelişmeler, ateşkesin fiilen sona erip ermediği tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Mevcut tablo, tarafların kapsamlı ve kontrolsüz bir savaşı tercih etmediğini gösterse de bu durum, çatışmanın yeniden başlamayacağı anlamına gelmemektedir. Aksine hem İran hem de ABD, gerilimi kendi siyasi ve askeri hedefleri doğrultusunda kontrollü biçimde tırmandırabilecekleri yeni bir döneme hazırlanmaktadır. Son günlerde verilen sembolik mesajlar da bu tabloyu desteklemektedir.

İran'ın Hürmüz'deki saldırılarını eski İran lideri Ali Hamaney'in cenaze törenleri sürerken gerçekleştirmesi, intikamın devam ettiğine dair iç kamuoyuna yönelik siyasi bir mesaj olarak yorumlanabilir. Benzer şekilde ABD Başkanı Donald Trump'ın CENTCOM operasyonunu NATO Liderler Zirvesi'nin Ankara'da devam ettiği sırada başlatması, askeri hamlelerini diplomatik ve siyasi mesajlarla birlikte kurguladığını göstermektedir. Bu zamanlama, İran krizinin yalnızca ABD ile İran arasındaki ikili bir mesele olmaktan çıkmaya başladığının da önemli bir göstergesidir.

İran cephesinde son durum ne?

İran cephesinde karar alma mekanizması, Ali Hamaney sonrası dönemde daha parçalı bir görünüm kazanmıştır. Rejim içerisindeki farklı güç odakları, ABD ile yürütülen müzakere sürecini kendi siyasi konumlarını güçlendirecek bir araç olarak değerlendirmektedir. Bu rekabetin en görünür aktörlerinden biri İran lideri Mücteba Hamaney'in Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyindeki Temsilcisi Said Celili'nin öncülüğündeki Paydari Cephesi'dir. Celili'nin 11 Temmuz'da yaptığı açıklamada, müzakerelerin ancak ülkenin gücünü pekiştirdiği ölçüde değerli aksi halde zararlı olduğunu vurgulaması, isim vermese de diplomatik süreci önceleyen Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan ile Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ı hedef alan siyasi bir mesaj olarak değerlendirilebilir.

Hamaney'in sağlık durumuna ilişkin iddialar ve kamuoyu önüne çıkmaması, liderlik sürecine ilişkin belirsizlikleri ve ülke içindeki güç mücadelesine alan açmaktadır. Bu siyasi rekabet, ağır ekonomik koşullar altında daha da keskinleşmektedir. İran ekonomisi ise 2026 yılında daralma yaşamakta, enflasyon yüksek seyretmekte, riyal hızla değer kaybetmektedir. Genç nüfus arasındaki işsizlik de artmaktadır. Bu tablo, rejim üzerindeki toplumsal baskıyı artırmaktadır. O sebeple İran açısından sınırlı askeri misillemeler, vekil aktörler üzerinden baskı ve Hürmüz Boğazı'ndaki kontrollü tırmanma, müzakere sürecini dışlamayan ancak onu destekleyen tamamlayıcı araçlar olarak öne çıkmaktadır.

Beyaz Saray'ın hareket alanı daralıyor mu?

ABD’de de karar alma süreci tek boyutlu değildir. Ekonomik büyüme sürmesine rağmen enerji fiyatlarının enflasyon üzerindeki baskısı devam etmektedir ve kamuoyu İran'a yönelik yeni ve kapsamlı bir askeri müdahaleye mesafeli yaklaşmaktadır. Kasım ayında yapılacak Kongre ara seçimleri Beyaz Saray'ın hareket alanını daraltırken Cumhuriyetçi Parti içerisinde 2028 başkanlık seçimlerine yönelik olası güç dengeleri de şimdiden dış politika tartışmalarını etkilemektedir.

Cumhuriyetçi Partinin 2028 başkan adaylığı için isimleri geçen Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yaklaşımları, bu bağlamda dikkat çekmektedir. Henüz kamuoyuna yansıyan açık bir liderlik rekabeti bulunmamaktadır. Ancak iki ismin İran politikasını farklı siyasi hesaplarla değerlendirdiği görülmektedir. Müzakere sürecinin başarıyla sonuçlanması durumunda bunun en önemli siyasi kazananı diplomatik süreci destekleyen Vance olacaktır. Buna karşılık Rubio'nun İran'a yönelik daha sert bir çizgiyi benimsediği bilinmektedir. Bu yaklaşım, Cumhuriyetçi Partinin güvenlik eksenli kanadı ile Washington'daki İsrail yanlısı dış politika çevrelerinden daha fazla destek almaktadır. Bu nedenle ABD'deki tartışma, Cumhuriyetçi Partinin gelecekteki liderlik mücadelesinin de bir yansıması niteliğini taşımaktadır.

Şu an için ABD maksimum baskı stratejisinden vazgeçmiş değildir. Nitekim 9-10 Temmuz'da düzenlenen operasyonlarda Çabahar, Buşehr, Bender Abbas ve Serik’teki iskeleler, deniz gözetim tesisleri ve sürat teknelerinin hedef alınması, ABD'nin İran'ın deniz ticaretini ve Hürmüz üzerindeki operasyonel kapasitesini sınırlandırmayı amaçladığını göstermektedir. Aynı operasyonlarda Türkmenistan sınırındaki Akkale Köprüsü ile Tahran-Meşhed demir yolu hattı da vurulmuştur. Bu da askeri hedeflerin yanında, İran'ın bölgesel lojistik ağlarının ve Çin'e uzanan stratejik ulaşım koridorlarının baskı altına alınmak istendiğine işaret etmektedir. Buna ek olarak 10 Temmuz'da Mücteba Hamaney'e yakın isimlerden Ali Ansari'ye yönelik yeni yaptırım kararı alınması, ABD’nin askeri operasyonları ekonomik ve siyasi baskı araçlarıyla eş zamanlı yürüttüğünü göstermektedir.

Ancak bu sürecin dikkat çeken yönlerinden biri, İran konusunun giderek daha geniş uluslararası güvenlik gündeminin parçası haline gelmesidir. Trump'ın operasyon emrini Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında vermesi, bu açıdan stratejik bir anlam taşımaktadır. Nitekim toplantı sonunda yayımlanan bildirgede Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne yapılan vurgu, İran kaynaklı güvenlik riskinin NATO'nun ortak güvenlik gündemine de girdiğini göstermektedir. Bu durum İran açısından önemli bir stratejik dezavantajdır çünkü İran, uzun süredir ABD ile yaşadığı krizleri ikili düzeyde yönetmeye çalışmıştır. Meselenin NATO çerçevesinde ele alınmaya başlaması, uluslararası baskının kurumsal zeminini genişletme potansiyeli taşımaktadır.

Kontrollü tırmanma politikası

Mevcut koşullar hem ABD hem İran’ı ekonomik maliyetleri ve iç siyasi dengeleri dikkate alarak kontrollü tırmanma politikasını sürdürmeye sevk etmektedir ancak bu durum kalıcı olmaktan uzaktır. Sonbaharda müzakere takviminin kritik bir aşamaya ulaşacak olması, bölgesel siyasi gelişmeler ve İran konusunun giderek daha fazla NATO'nun güvenlik gündemine taşınması, bugün dondurulmuş görünen krizi yeniden sıcak çatışma riskine dönüştürebilir.

Mevcut ateşkes, kalıcı barış potansiyeli taşımamaktadır. Taraflar, doğrudan ve kapsamlı bir savaştan kaçınırken kendi stratejik hedefleri doğrultusunda sınırlı askeri operasyonlar, ekonomik yaptırımlar ve diplomatik baskılar yoluyla kontrollü tırmanmayı sürdürmektedir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde asıl tartışılması gereken soru, çatışmanın yeniden başlayıp başlamayacağından ziyade hangi ölçekte, hangi araçlarla ve hangi siyasi koşullar altında yeniden tırmanacağıdır.

[Dr. Bilgehan Alagöz, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.]

*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.

ABD İran israil Orta Doğu