ANALİZ - Altmış günün ardından Hürmüz'de düzen arayışı ve bölgesel dengeler
İstanbul / Önümüzdeki dönemde izlenecek asıl gösterge müzakere duyurusu değil, Hürmüz'den düzenli geçişin kimin kurallarıyla yapılacağıdır. İran'ın izni ve bedeliyle geçiş, Tahran'ın askeri kaybını siyasi yetkiye çevirecektir. ABD koridorunun bedelsiz kalıcılaşması ise bu kozu etkisizleştirecektir
İstanbul Haberleri :
İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Araştırmacısı Oral Toğa, ABD/İsrail-İran Savaşı'nda yaşanan son gelişmeleri AA Analiz için kaleme aldı.
***
17 Haziran’da Pakistan’ın arabuluculuğunda imzalanan İslamabad Mutabakatı’nın öngördüğü 60 günlük süre geçtiğimiz haftalarda doldu. Söz konusu tarih ateşkesi sona erdirmekten öte yalnızca müzakere için öngörülen sürenin dolmasıyla ilgilidir. Genel olarak metin ABD ile İran’ın nihai anlaşmaya en fazla 60 gün içinde ulaşmasını öngörüyor ve aynı dönemde İran’a ticari gemilere bedelsiz ve güvenli geçiş sağlama, ABD’ye ise deniz ablukasını kaldırma yükümlülüğü getiriyordu. Yani dolan süre, genel olarak ateşkesin süresi değil, geçici mutabakatın kalıcı düzene dönüşebileceğine dair beklenti ile ilgilidir.
Ancak mutabakatın uygulanamamış olması sürpriz değildir. Washington ilgili metni Hürmüz Boğazı'nı 28 Şubat öncesindeki serbest seyrüsefer düzenine döndürecek bir geçiş aracı olarak okudu. Tahran ise aynı metindeki gelecekteki yönetim ve denizcilik hizmetleri ifadesini boğaz üzerindeki rolünün tanınacağı yeni bir düzenin başlangıcı saydı. Böylece taraflar arasında daha ilk andan yorum farklılığı oluştu. Üstelik mutabakatın dokuzuncu maddesi, nihai anlaşmaya kadar Washington’ın yeni yaptırım getirmemesini öngörüyordu. 24 Ağustos paketi, ABD’nin bu hükmün de içinde bulunduğu 17 Haziran çerçevesini artık bağlayıcı bir geçiş zemini saymadığını gösterdi.
Washington'ın yeni savaşı
ABD açısından savaşın ağırlık merkezi değişmiş durumda. Şubat ayında nükleer programın tasfiyesi ve rejimin çökertilmesi gibi hedeflerle başlayan harekat, altı ay sonra Hürmüz’den düzenli akışın sağlanması mücadelesine dönüştü. Doğrudan saldırıların yerini mayın temizliği, Umman kıyısındaki koridorlardan korumalı geçiş ve İran limanlarına yönelik abluka aldı.
Washington müzakere için acele etmediğini söylüyor ve 17 Haziran metnini fiilen geride kalmış sayıyor. Ancak bu durum, askeri seçeneğin tamamen ortadan kalktığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Aksine, baskı ve savaş yöntemlerinin biçim değiştirdiğine işaret ediyor. Nitekim ABD, 1 Eylül akşamı İran’a yönelik saldırılarını yeniden başlattı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) İran'a yönelik saldırılarında özellikle Hürmüz Boğazı çevresi ile ülkenin güney bölgelerini hedef aldı. Ancak bu saldırıların, önceki saldırılarda olduğu gibi sınırlı kalacağını mı yoksa topyekun bir saldırıya mı dönüşeceğini söylemek için henüz erken. ABD, İran’ın rızasını almadan boğazı işler hale getirerek Tahran’ın en güçlü kozunu aşındırmaya ve yeni yaptırımlarla da bir sonraki müzakere masasına daha güçlü oturmaya çalışıyor. Bu durum bir barış siyasetinden öte savaşı daha düşük yoğunlukta yönetme siyaseti olarak okunabilir.
Tahran ise ayakta kalmış olmayı ve Hürmüz’deki pozisyonunu başlı başına stratejik bir kazanç olarak görüyor. Ancak bugün yaşanan ne savaş ne barış durumunun yanı sıra süreçle birlikte savaş süresince yaşanmış olan ağır altyapı yıkımı, çöken petrol geliri ve derinleşen hayat pahalılığı gibi sebeplerden dolayı zaman Tahran’ın aleyhine işliyor. Yine de bu durum teslimiyet anlamına gelmiyor. İran’ın Umman’la yürüttüğü görüşmeler, ticari geçişi İran ve Umman sularına dağıtan; askeri gemileri ise dışarıda bırakan bir düzen arayışını gösteriyor. İran Meclisi komisyonunun izin verilen ülkelerin gemilerinden denizcilik ve güvenlik hizmet bedeli alınmasını öngören tasarıyı ilerletmesi de aynı hedefin iç hukuk ayağıdır. Tahran, boğazı yalnızca kapatmak değil, kimin hangi şartla geçeceğine karar veren makam olmak istiyor.
Ne var ki İran’ın kaldıracı da sınırsız değil. Amerikan koridoru kalıcılaşır ve Körfez üreticileri bu hatta katılırsa Tahran’ın fiili denetimi zayıflayacaktır. İran’ın önündeki ikilem budur. Boğazı kapalı tutmak baskı üretiyor; ancak bu baskı uzadıkça alternatif düzenin kurumsallaşmasını da hızlandırıyor.
Körfez'de kopuş ve ayrışma
Son zamanlarda Körfez-İran ilişkilerinde gerilim açık biçimde artmıştır. Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İran’la bütün ticari ve mali işlemleri durdurması yalnızca siyasi bir tepki değildir. BAE, İran’ın en büyük ithalat kapısı ve yaptırımlar altında ödeme kanallarına eriştiği başlıca merkezlerden biriydi. Bu hattın kapanması Tahran için ciddi bir ekonomik kayıptır.
Buna rağmen Körfez tek bir politika izlemiyor. Umman, İran’la boğazın geleceğini müzakere ederken Katar, İran’ın saldırılarını kınıyor; fakat Washington-Tahran hattını açık tutmaya çalışıyor. Bu tutumlar çelişkili görünse de ortak bir kaygıdan doğuyor. Zira, Körfez başkentleri İran’ın Hürmüz Boğazı'nı baskı aracına çevirmesini istemiyor. Aynı zamanda yeni bir askeri tırmanmanın ilk bedelini kendilerinin ödeyeceğini biliyor. ABD üslerinin bulunduğu ülkelerin de füze ve insansız hava araçlarının (İHA) saldırılarına hedef olması, Washington’ın güvenlik şemsiyesine duyulan güveni aşındırmıştır. Arabuluculuk bu nedenle İran’a yakınlaşmadan çok, savunma açığını diplomasiyle kapatma çabasıdır. Dolayısıyla yaşanan şey İran’la toplu bir kopuştan çok, aynı tehdide karşı farklı korunma stratejileridir.
Yaptırımın sınırı
ABD’nin 24 Ağustos’ta İran'a karşı açıkladığı yaptırım paketi dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve denizcilik sektörlerini hedefliyor. Bu paket yaklaşık 60 kişiyi, kurumu ve gemiyi listeye alıyor ve İran’la çalışan üçüncü ülke şirketlerini dolar sisteminden çıkarma tehdidini genişletiyor. Riyalin serbest piyasada dolar karşısında önemli ölçüde gerilediği, Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) temmuz güncellemesinde 2026 için yüzde 5,4 daralma ve yüzde 68,9 enflasyon öngördüğü bir ekonomide bu baskı önemsiz değildir. Özellikle BAE kanalının kapanmasıyla birlikte ithal girdi, yedek parça ve ödeme trafiği İran için daha da zorlaşacaktır. Nitekim İran gazetelerinde çıkan haberler de yedek parça ve işçilik fiyatlarının ciddi anlamda yükseldiği yönündedir.
Ancak ekonomik hasar ile siyasi taviz aynı şey değildir. İran petrolü zaten abluka altında, yaptırım kaçırma ağları ise büyük ölçüde Çin’e dayanıyor. Paketin başarısı, Washington’ın Pekin’i ve İran’ın komşularını ne ölçüde uygulamaya zorlayabileceğine bağlıdır. Bu nedenle yeni paket, kapsamından çok uygulanma kapasitesiyle sınanacaktır. Üstelik baskı, müzakere yanlılarını güçlendirmek yerine Tahran’da kuşatma söylemini besleyebilir ve Hürmüz’den gelir elde etme arayışını daha yaşamsal hale getirebilir.
İsrail şimdilik İran sahasında görünür bir yeni cephe açmadı. Ancak İran’ın askeri, teknolojik ve ekonomik kapasitesinin uzun vadeli kırılması ile beraber sürekli istikrarsızlık üreten kırılgan bir devlet oluşturma hedefinden de vazgeçmiş değil. Taktik kazanımlar rejim değişikliğine dönüşmemiş, ABD içindeki siyasi desteğin aşınması ise yeni bir cephe açmanın maliyetini yükseltti. Bu nedenle mevcut sessizlik kalıcı barıştan çok tarafların yeniden mevzilenmesidir.
Önümüzdeki dönemde izlenecek asıl gösterge müzakere duyurusu değil, Hürmüz’den düzenli geçişin kimin kurallarıyla yapılacağıdır. İran’ın izni ve bedeliyle geçiş, Tahran’ın askeri kaybını siyasi yetkiye çevirecektir. ABD koridorunun bedelsiz kalıcılaşması ise bu kozu etkisizleştirecektir. Ne var ki büyük bir çatışmanın ihtimali hiçbir zaman dışlanamaz haldedir.
[Oral Toğa, İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) Araştırmacısıdır.]
* Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Muhabir: Muhammed Utku Asker