İstanbul Haberleri — Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, 15 Temmuz'un Türkiye'nin siyasi tarihi açısından anlamını AA Analiz için kaleme aldı.***Türkiye 2016 yılının 15 Temmuz akşamı Cumhuriyet tarihimizin en alçak ihanetlerinden ve en büyük saldırılarından biriyle karşı karşıya kaldı. Faşist FETÖ çetesinin dış destekli darbe girişimi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cesur, kararlı ve güçlü liderliğinde halkımızın destansı mücadelesiyle ezilip geçildi. Millî mücadele tarihimizin en şanlı sayfalarından olan 15-16 Temmuz destanının onuncu yıl dönümünde konunun çeşitli boyutlarını bir kez daha ele almak ve değerlendirmek isabetli olur.
İkili devlet pratiklerinin ortaya çıkması da bu çelişki sebebiyledir. Bir yandan hak ve özgürlük alanını geliştirmeye çalışan demokratik merkezin çabaları yürürken öte yandan hak ve özgürlük alanına sürekli müdahale eden antidemokratik devlet pratikleri yaşanmıştır. Yine, bir yandan demokratik merkezin inisiyatifiyle ülkemizin ekonomik büyümesini sağlamaya, refahını arttırmaya yönelik faaliyetler yapılırken öte yandan ülkemizi her anlamda zayıf konumda tutmaya çalışan ve emperyalist güçlerin asistanı yapmaya yönelik çabalar ortaya çıkmıştır. Devlet içindeki bu antidemokratik yapı kuruluştan itibaren kadrocu hareketlerin işgaline müsait kapalı kurumlar üzerine bina edilmiştir. Bu nedenle, kuruluştan sonra Türkiye’de birçok kadrocu hareket devlet içindeki bu kapalı yapılar üzerinden kurumları ele geçirmek suretiyle millet ve halk karşıtı bir devlet uygulaması yapmaya çalışmıştır. Bu kadrocu hareketler içerisinde en uzun sürelisi ve en etkili olanı da 45 yıl boyunca devlet içinde yuvalanmaya çalışmış siyasal gerici ve faşist Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) çetesi olmuştur. Bir parantez açarsak illegal FETÖ örgütünün siyasal gerici ve faşist bir çete olarak nitelenmesi siyaset bilimi açısından yerindedir çünkü bu örgütün ideolojik hattı çeşitliliğe karşı monolitik bir dünya görüşü anlayışına dayandığından önerdiği toplum modeli tasavvuru siyasal açıdan gericidir. Politik hattı demokrasiyi ve çoğulculuğu reddeden, millî egemenlik ilkesini tasfiyeyi amaçlayan bir yaklaşıma dayandığı için siyasal pratiği de faşizm üzerine kuruludur. Ayrıca örgüt yapısı, baskıcı olduğu ve insanlar arası hiyerarşiye dayandığı için çete örgütlenmesinin özelliklerini taşımaktadır. Bu çetenin ilave olarak bir casusluk örgütü şeklinde çalıştığının da altını çizmek gerekir.Sonuçta 15 Temmuz’da, uygulama merkezini ve ana omurgasını FETÖ’cü çetenin oluşturduğu, ideolojik merkezi dışa bağımlı bir devirme ve işgal kalkışması yaşanmıştır. Bu kalkışmanın devirme amacı demokratik merkezi tasfiye, işgal amacı Türkiye’nin bütünlüğünü parçalamak olmuştur ve bu kalkışma, siyasal gerici ve faşist bir kalkışmadır. Siyasal gericidir çünkü Türkiye’yi bulunduğu konumdan geriye götürmek, ülkemizin ekonomik, kültürel, tarihsel birikimini ve inanç değerlerini tasfiye etme hedeflerine sahipti. Faşist bir kalkışmadır çünkü alan hâkimiyeti kurmayı istediği ülkemizin bir bölümünde tek tipçi, totaliter bir siyasal rejim hedeflenmişti. Yani 15 Temmuz’da siyasal gerici ve faşist bir hareketin devirme ve işgal amaçlı bir kalkışmasıyla antidemokratik sistem ve demokratik merkez arasında çok büyük bir çatışma ve yüzleşme yaşanmıştır. 15 Temmuz kalkışmasına demokratik merkez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde güçlü bir tepki vermiştir. Halk canını hiçe sayarak gösterdiği büyük ve destansı direniş ile bu kalkışmayı yerle bir etmiştir. Bu büyük sosyal ve siyasal eylem, yeni tipte bir siyasi liderliği ve tarihin en büyük barışçı halk devrimini dünyaya kazandırmıştır. Değinildiği üzere 21. yüzyılın başından itibaren Türkiye, Cumhuriyet’le başlayan kuruluşunu tamamlama aşamasına geçmiştir. Bu aşama, öncelikle sistem içi revizyonlarla sistem reformunun koşullarını hazırlama dönemi olarak gelişmiştir. Bir anlamda, bürokratik kurumsal egemenliği gerileterek, temel siyasal ve ekonomik sorunlarımızı çözerek sistem reformu için yol temizliği yapılmaya çalışılmıştır. Bu yolda ilerlerken küresel faşist güçler ülkemizin kuruluşunu tamamlamasını engellemek için en büyük karşı hamlelerini yapınca halkımız 15-16 Temmuz’da bu saldırıyı püskürtmüş ve ikinci kurtuluş mücadelesini kazanmıştır. Yani millî mücadelenin toplumsal boyutu başarıyla sonuçlanmıştır. Bundan sonraki aşama, ikinci kurtuluşun ortaya koyduğu görev olan ve Cumhuriyet’le başlayan kuruluşun tamamlanmasıdır.Birinci kurtuluşumuz açık bir emperyalist işgal ve bölme hareketine karşı, ikinci kurtuluşumuz ise iç dinamikleri kullanarak örtülü bir emperyalist işgal ve bölme hareketine karşı halkımızın verdiği milli mücadeledir. Birinci Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kuruluş aşamasına geçilmiştir. Ancak bu yüzyılın başından itibaren yürüttüğümüz kuruluşu tamamlama sürecinde ikinci kurtuluş mücadelesini vermek zorunda kaldık. Birinci Kurtuluş Savaşı’mızı Osmanlı bakiyesi olarak ekonomik ve siyasi açıdan daha zayıf olduğumuz koşullarda verdik. İkinci Kurtuluş Savaşı’mızı siyasi ve ekonomik olarak daha güçlü olduğumuz bir ortamda verdik. Birinci kurtuluşta Atatürk gibi bir dünya liderinin ve Anadolu halkının fedakâr mücadelesiyle başarılı olduk. İkinci kurtuluşta da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gibi 21. yüzyılın en önemli doğrudan/organik lideriyle ve halkımızın büyük direnciyle başarıya ulaştık. Her iki Kurtuluş Savaşımız şehitlerimizin ve gazilerimizin canlarıyla, kanlarıyla ışıklandı. Aslında birinci ve ikinci kurtuluş yaklaşık yüz yıldır devam eden Türkiye’ye yönelik işgal ve parçalama saldırılarına karşı yürüttüğümüz mücadelenin iki dönemidir. Bu yüzden birbirinden kopuk değil birbirini tamamlayan görkemli bir millî mücadelenin farklı dönemlerinden ve devamlılığa sahip bir kuruluştan söz etmek gerekir.
Kurtuluş ve kuruluşa ilişkin bir tespit
Bilindiği gibi, Kurtuluş Savaşı Atatürk liderliğinde Anadolu’nun kapsayıcı felsefesine dayanmıştır. Erzurum ve Sivas Kongreleri, Büyük Millet Meclisinin açılışı, 1921 Anayasası’nın kabulü, işgalci güçlere karşı kazanılan zaferler, Lozan Antlaşması ve Cumhuriyet’in ilanı kurtuluş döneminin en önemli basamaklarıdır. Kurtuluş felsefesi, Anadolu’nun tüm bölgelerini, tüm kimliklerini, tüm değerlerini kuşatmaya çalışmıştır. Buna kurtuluşun Anadolu kapsayıcılığı denebilir. Türkiye’nin bu kapsayıcılıkla verdiği kurtuluş mücadelesinin emperyalizmin hem klasik hem yeni sömürgeci yaklaşımlarına karşı tüm mazlum milletleri etkileyen yirminci yüzyılın büyük başkaldırısı olduğunun altını çizmek gerekir. Bir yanıyla daralan bir coğrafyaya sıkıştırılmış bir Türkiye ortaya çıkarken diğer yanıyla emperyalizme karşı bağımsızlık savaşında başarılı olmuş bir ülke kurulmuştur. Emperyalist güçlerin Atatürk liderliğindeki bu yeni Türkiye’yi hazmetmeleri kolay olmamıştır. Tamamen tasfiye etmek veya en azından küçülterek tümüyle kontrol altına almak hedefiyle Osmanlı İmparatorluğu’na saldırıya geçmiş emperyalist güçler bu hedeflerine tam ulaşamamıştır. Bunun hıncıyla da Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı genç Cumhuriyet’e karşı hemen operasyonlara başlamışlardır. Ve bu operasyonlar yaklaşık yüz yıldır sürmektedir.Birinci Dünya Savaşı askerî olarak bittikten sonra dünyadaki emperyalist güç savaşlarının siyasi olarak devam ettiği, yükselen faşizmlerin ve otoriter rejimlerin belirlediği bir bölge ve dünya ortamında Türkiye, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kuruluş aşamasına geçmiştir. Ancak bu aşamada kurtuluş döneminde egemen olan kapsayıcı Türk Milleti anlayışı yerine kuruluş felsefesini belirleyen dışlayıcı bir Türk milleti yaklaşımı öne çıkmıştır. Bunda dönemin bölgesel özellikleri, Avrupa’daki siyasi durum, ülkemize yönelik emperyalist emellere karşı geliştirilmeye çalışılan koruma politikalarının da etkisi vardır. Bu durumu tarihsel olarak ele alıp değerlendirmek elbette mümkündür. Kaçınılmazlıklar, zorunluluklar veya tercihler dönemin bağlamında ele alınarak tartışılmalıdır, doğru yöntem de budur. Bu bir yana kesin olan şudur, Cumhuriyet’in kurucu lideri Atatürk, laiklik esasına dayalı bir hukuk sistemi inşa ederek içinde bulunduğumuz bölgedeki siyasi güç alanlarından, hukuk düzeni olan bir ülke çıkarmayı başarmıştır. Bununla birlikte tercih edilen dışlayıcı anlayışın sosyolojik, politik ve değer sistematiği açısından ciddi sonuçlarının ortaya çıktığı da olgusal bir gerçektir. Batı tipi ve batıcı cumhuriyet ulusu yaratma amacını içeren kuruluş felsefesi, ülkemizin değer ve kimlik zenginliğini baskılayan, yoksullaştıran hatta tasfiye eden birçok iktidar pratiği ortaya çıkarmıştır.Bu sorunların temel sebebi, inşa ettiğimiz devlet aygıtının diğer deyişle iç iktidarların tercihleri ile toplum arasında ortaya çıkan uyuşmazlık/çelişki olmuştur. Bu uyuşmazlık, inanç değerleri alanında dindarlarla ilgili sistematik baskı yapısı oluşturmuştur. Azınlıklar açısından zarar verici pratikler ortaya çıkarmıştır. Alevilerle ilgili problemleri derinleştirmiştir. Kimlikler alanında Türk, Kürt ve diğer kimliklere sahip yurttaşlarımızla ilgili sorunlar üretmiştir. Sosyal adalet alanında da 20. yüzyılın sonuna kadar giderek derinleşen haksızlıklar ortaya çıkmıştır.Görüldüğü gibi, toplum her alanda herkesin nezdinde kuruluş sürecinin son aşamasına kadar çok büyük bedeller ödemiştir. Bugün üzerinde hiç kimsenin tekeli olmayacak, ideolojik olarak asla değerlendirilemeyecek hiçbir kesim veya çevre bakımından bir başkasına karşı üstünlük aracı olarak kullanılamayacak, milletin tamamına ait Cumhuriyet ve kazanımları bu bedeller sonucu elde edilmiştir. Bu kazanımlar bundan sonra da Türkiye toplumunun tamamına ait kırmızı çizgiler olarak elbette devam edecektir. Bu değerler dar ideolojik anlayışlara referans yapılamaz ve hiçbir alt grubun da böyle bir hakkı yoktur. Bu böyleyken, devlet iç iktidarları ve toplum arasında sözünü ettiğimiz uyumsuzluktan/temel çelişkiden kaynaklanan sorunların tasfiye sürecine girmesi de kaçınılmaz olmuştur.Kuruluşun tamamlanması süreci içinde ikinci kurtuluş
21. yüzyılın başından itibaren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye’de gelişen yeni siyasal yaklaşım devlet ve toplum arasındaki temel çelişkinin ürettiği sorunları çözmeye yönelmiştir. Bu siyasi yaklaşım üzerinden, antidemokratik, halka mesafeli, vesayetçi, oligarşik ve otoriter rejim içinde bir demokratik merkez kurulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda 15 Temmuz’a kadar yaşadığımız siyasal tecrübeyi antidemokratik bir sistem içinde demokratik merkezin oluşturulması ve güçlendirilmesi çabası olarak tanımlayabiliriz. Böylelikle antidemokratik sistem ile demokratik merkez arasında bir çelişki ortaya çıkmıştır.İkili devlet pratiklerinin ortaya çıkması da bu çelişki sebebiyledir. Bir yandan hak ve özgürlük alanını geliştirmeye çalışan demokratik merkezin çabaları yürürken öte yandan hak ve özgürlük alanına sürekli müdahale eden antidemokratik devlet pratikleri yaşanmıştır. Yine, bir yandan demokratik merkezin inisiyatifiyle ülkemizin ekonomik büyümesini sağlamaya, refahını arttırmaya yönelik faaliyetler yapılırken öte yandan ülkemizi her anlamda zayıf konumda tutmaya çalışan ve emperyalist güçlerin asistanı yapmaya yönelik çabalar ortaya çıkmıştır. Devlet içindeki bu antidemokratik yapı kuruluştan itibaren kadrocu hareketlerin işgaline müsait kapalı kurumlar üzerine bina edilmiştir. Bu nedenle, kuruluştan sonra Türkiye’de birçok kadrocu hareket devlet içindeki bu kapalı yapılar üzerinden kurumları ele geçirmek suretiyle millet ve halk karşıtı bir devlet uygulaması yapmaya çalışmıştır. Bu kadrocu hareketler içerisinde en uzun sürelisi ve en etkili olanı da 45 yıl boyunca devlet içinde yuvalanmaya çalışmış siyasal gerici ve faşist Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) çetesi olmuştur. Bir parantez açarsak illegal FETÖ örgütünün siyasal gerici ve faşist bir çete olarak nitelenmesi siyaset bilimi açısından yerindedir çünkü bu örgütün ideolojik hattı çeşitliliğe karşı monolitik bir dünya görüşü anlayışına dayandığından önerdiği toplum modeli tasavvuru siyasal açıdan gericidir. Politik hattı demokrasiyi ve çoğulculuğu reddeden, millî egemenlik ilkesini tasfiyeyi amaçlayan bir yaklaşıma dayandığı için siyasal pratiği de faşizm üzerine kuruludur. Ayrıca örgüt yapısı, baskıcı olduğu ve insanlar arası hiyerarşiye dayandığı için çete örgütlenmesinin özelliklerini taşımaktadır. Bu çetenin ilave olarak bir casusluk örgütü şeklinde çalıştığının da altını çizmek gerekir.Sonuçta 15 Temmuz’da, uygulama merkezini ve ana omurgasını FETÖ’cü çetenin oluşturduğu, ideolojik merkezi dışa bağımlı bir devirme ve işgal kalkışması yaşanmıştır. Bu kalkışmanın devirme amacı demokratik merkezi tasfiye, işgal amacı Türkiye’nin bütünlüğünü parçalamak olmuştur ve bu kalkışma, siyasal gerici ve faşist bir kalkışmadır. Siyasal gericidir çünkü Türkiye’yi bulunduğu konumdan geriye götürmek, ülkemizin ekonomik, kültürel, tarihsel birikimini ve inanç değerlerini tasfiye etme hedeflerine sahipti. Faşist bir kalkışmadır çünkü alan hâkimiyeti kurmayı istediği ülkemizin bir bölümünde tek tipçi, totaliter bir siyasal rejim hedeflenmişti. Yani 15 Temmuz’da siyasal gerici ve faşist bir hareketin devirme ve işgal amaçlı bir kalkışmasıyla antidemokratik sistem ve demokratik merkez arasında çok büyük bir çatışma ve yüzleşme yaşanmıştır. 15 Temmuz kalkışmasına demokratik merkez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde güçlü bir tepki vermiştir. Halk canını hiçe sayarak gösterdiği büyük ve destansı direniş ile bu kalkışmayı yerle bir etmiştir. Bu büyük sosyal ve siyasal eylem, yeni tipte bir siyasi liderliği ve tarihin en büyük barışçı halk devrimini dünyaya kazandırmıştır. Değinildiği üzere 21. yüzyılın başından itibaren Türkiye, Cumhuriyet’le başlayan kuruluşunu tamamlama aşamasına geçmiştir. Bu aşama, öncelikle sistem içi revizyonlarla sistem reformunun koşullarını hazırlama dönemi olarak gelişmiştir. Bir anlamda, bürokratik kurumsal egemenliği gerileterek, temel siyasal ve ekonomik sorunlarımızı çözerek sistem reformu için yol temizliği yapılmaya çalışılmıştır. Bu yolda ilerlerken küresel faşist güçler ülkemizin kuruluşunu tamamlamasını engellemek için en büyük karşı hamlelerini yapınca halkımız 15-16 Temmuz’da bu saldırıyı püskürtmüş ve ikinci kurtuluş mücadelesini kazanmıştır. Yani millî mücadelenin toplumsal boyutu başarıyla sonuçlanmıştır. Bundan sonraki aşama, ikinci kurtuluşun ortaya koyduğu görev olan ve Cumhuriyet’le başlayan kuruluşun tamamlanmasıdır.Birinci kurtuluşumuz açık bir emperyalist işgal ve bölme hareketine karşı, ikinci kurtuluşumuz ise iç dinamikleri kullanarak örtülü bir emperyalist işgal ve bölme hareketine karşı halkımızın verdiği milli mücadeledir. Birinci Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kuruluş aşamasına geçilmiştir. Ancak bu yüzyılın başından itibaren yürüttüğümüz kuruluşu tamamlama sürecinde ikinci kurtuluş mücadelesini vermek zorunda kaldık. Birinci Kurtuluş Savaşı’mızı Osmanlı bakiyesi olarak ekonomik ve siyasi açıdan daha zayıf olduğumuz koşullarda verdik. İkinci Kurtuluş Savaşı’mızı siyasi ve ekonomik olarak daha güçlü olduğumuz bir ortamda verdik. Birinci kurtuluşta Atatürk gibi bir dünya liderinin ve Anadolu halkının fedakâr mücadelesiyle başarılı olduk. İkinci kurtuluşta da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gibi 21. yüzyılın en önemli doğrudan/organik lideriyle ve halkımızın büyük direnciyle başarıya ulaştık. Her iki Kurtuluş Savaşımız şehitlerimizin ve gazilerimizin canlarıyla, kanlarıyla ışıklandı. Aslında birinci ve ikinci kurtuluş yaklaşık yüz yıldır devam eden Türkiye’ye yönelik işgal ve parçalama saldırılarına karşı yürüttüğümüz mücadelenin iki dönemidir. Bu yüzden birbirinden kopuk değil birbirini tamamlayan görkemli bir millî mücadelenin farklı dönemlerinden ve devamlılığa sahip bir kuruluştan söz etmek gerekir.
21. yüzyılda Türkiye’nin devrimi
15-16 Temmuz, 21. yüzyılın bugüne kadarki en büyük siyasal devrimi olarak nitelenebilir. Bu devrim, Millî Demokratik Halk Devrimi şeklinde adlandırılabilir. Tarihin şimdiye kadar gördüğü birçok siyasal devrim pratiğinden niteliksel ve niceliksel farklar taşıyan bu devrim millîdir çünkü küresel faşist güçlerin ülkemize karşı devirme ve işgal hareketini püskürtmüştür. Vatanımıza ve değerlerimize sahip çıkmıştır. Bu devrim demokratiktir çünkü millî iradeye sahip çıkmış, demokrasiyi korumuştur. Bu devrim halk devrimidir çünkü kadrocu hareketler değil bizatihi halkın kendisi, halkın organik ve doğrudan lideri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde bu devrimi başarmıştır. 15-16 Temmuz bir devrimdir çünkü her devrimin iki aşaması vardır. Birincisi iktidarı değiştirme, ikincisi yeni iktidarın inşasıdır. 15-16 Temmuz’da halkımız antidemokratik sistemin iç iktidarları olan kurumlarda yuvalanmış FETÖ’cü çeteyi bozguna uğratarak bürokratik kurumsal egemenliği parçalamıştır. Bu egemenlik için kullanılan ordumuz, yargımız, idari bürokrasimiz, ekonomimiz, eğitimimiz ve kültürümüz içindeki halk düşmanı yapılar 15-16 Temmuz Devrimi ile egemenlik pozisyonundan tasfiye edilmiştir. Şimdi 15-16 Temmuz Devrimi’nin ikinci aşaması olan inşa dönemindeyiz. Artık bu dönem Milli Devleti yeniden yapılandırma ve halkın devletini inşa etme dönemidir.15-16 Temmuz dünya siyasal tarihinin gördüğü en büyük barışçı devrimdir. Sokağa çıkan, tankların önüne yatan, bombalara ve kurşunlara göğsünü siper ederek 252 şehit veren ve 2193 gazi çıkaran milyonlarca insan hiçbir biçimde mala ve cana zarar verecek bir eylemin içinde olmamıştır. Hiçbir ekonomik değer, hiçbir donanım zarar görmemiştir. Hiçbir sivil, bu faşist harekete karşı silahla karşılık vermemiştir. Canını vermiş ancak imkânı olduğu halde sivil çatışmaya sebebiyet vermemiştir. Özel sigorta şirketleri 15-16 Temmuz zararlarının neredeyse tamamının FETÖ’cü çetenin halka, Meclise, güvenlik güçlerinin mekânlarına, birinci köprü önüne, Külliye çevresine ve diğer yerlere yaptığı bombalamalardan, kurşunlamalardan, tankların araçlara ve çevreye zarar vermesinden kaynaklandığını tespit etmişlerdir. Belki bir iki istisna dışında veya kendini koruma sebebiyle olanlar hariç hiçbir sivil eylemden kaynaklı zarar tespiti yapılmamıştır. Bu halkın aklı, vicdanı, bilinci, adalet duygusu ve irfanı; yurdun, demokrasinin ve devletin korunmasının temel güvencesidir.Başka bir not, Türkiye, demokrasi anlayışını ve kavrayışını ekonomik refah üzerinden değil, toplumun kendini ifade etmesi üzerinden geliştirdiği için mayası çok güçlü bir demokrasi kültürüne sahiptir. Bilindiği gibi Batı demokrasileri refah toplumu üzerine bina edilmişti. Bunun sebebi sermaye kontrolündeki devletlere karşı verilen sınıf savaşları ve dönemdeki sosyalist sistemin baskılarıydı. Bu nedenle Batı'da ekonomik süreçlere bağımlı bir demokrasi kültürü oluşmuş ve kırılgan bir demokrasi anlayışı ortaya çıkmıştır. Yani refah toplumu aşındıkça demokrasi ve demokratik kültür gerileme eğilimine girmektedir. Adeta demokratik cila dökülmekte, altından ırkçılık, yabancı düşmanlığı, faşizan uygulamalar çıkmaktadır. Türkiye’de ise demokratikleşme süreci toplumun kendini, bütün değerleriyle, kimlikleriyle özgürce ifade etme mücadelesi sonucu gelişmiştir, gelişmeye devam etmektedir. Türkiye, demokrasi kültürünü ekonomik refah üzerinden değil, toplumun kendini ifade etmesi üzerinden geliştirdiği için mayası çok daha güçlü bir demokrasi kültürüne sahiptir. Bunun asıl sebebi Türkiye’deki temel çelişkinin sınıf esaslı değil devlet ve toplum arasında çıkan çelişki olmasıdır. Dolayısıyla Türkiye’de toplumun önceliği ekonomik refahtan çok, inanç, kimlik ve kültürel değerlerini özgürce ifade etme ihtiyacı olmuştur. Demokrasi mücadelesi de bu mecrada gelişmiştir. 80’li yıllarda gelişen orta sınıfın ekonomik statüleri demokrasi mücadelesinin asıl dayanağı değil, destekçisi olmuştur. 15-16 Temmuz Millî Demokratik Halk Devrimi’nden sonra Türkiye toplumundaki demokrasi iradesi çok daha güçlenmiş ve kalıcı hale gelmiştir. Bu nedenle Türkiye demokrasisi ekonomik süreçlerden en az etkilenen ve en az etkilenebilecek bir güce ulaşmıştır.Bu kültür sebebiyle 15-16 Temmuz Millî Demokratik Halk Devrimi’nde halk, kendinden vazgeçen ama değerlerinden ödün vermeyen bir pratik ortaya koymuştur. Ayrıca yine bu kültür sebebiyle 15-16 Temmuz Millî Demokratik Halk Devrimi’nden sonra Türkiye toplumundaki demokrasi iradesi çok daha güçlenmiş ve kalıcı hale gelmiştir. Diğer önemli bir sonuç sosyolojik kutuplaşma iddiasının temelsiz olduğunun ortaya çıkmasıdır. Ülkemizde kutuplaşma meselesi 15 Temmuz’dan önce abartılan ve özellikle kışkırtılan bir konu olmuştur. Aslında siyaset, medya, kültür, entelektüel zemin gibi temsil alanlarında oluşturulmaya çalışılan karşıtlıklar, çatışmalar ve kutuplaşmalar sanki toplum içinde de varmış gibi yoğun bir algı operasyonu yapılmıştır. 15-16 Temmuz Devrimi bu kutuplaşma iddialarının temsil alanlarının dışına yaygın olarak taşan sosyolojik bir karşılığı olmadığını ortaya koymuştur. Demokrasi nöbetleri, Yenikapı Mitingi, Türkiye toplumunun bütün kimlik ve kesimleriyle birlikte, konu vatan ve demokrasi olunca, ortak hareket ettiğini göstermiştir. Bu süreçte her çevre, her siyasal kesim, her inanç grubu, her etnik grup yani bütün Türkiye yer almıştır. Ayrıca o dönem üç partinin belli bir süre devam eden ve bazı hükümlerde mutabakat sağlayan ortak anayasa değişikliği çalışması da siyasi temsil alanında iş birliği yapmanın mümkün olduğunu ortaya koymuştur. Yine MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ülkesel her politikada hükümeti destekleyen tutumları siyasi iş birliklerine büyük örnek olmuştur. Yenikapı ruhu diye adlandırılan yurtseverlik temelinde birlikte hareket etme kültürü, halkın sahiplendiği ve taşıdığı bir ruh haline gelmiş, millî değer olmuştur.Devrimin devletteki temizliğe yönelik sonuçları ve hukuk içinde kalma ilkesi
15-16 Temmuz Devrimi’nin devlet ve sistem içine yuvalanmış halk düşmanı yapıları tasfiye etmesinin sonuçları; kamu görevi, ekonomi, medya, örgütlenme ve siyaset mecralarında ortaya çıkmıştır. OHAL İnceleme Komisyonu Başkanlığının verilerine göre, sadece KHK’lerle 131 bin 922 tedbir işlemi yapılmıştır. Bu işlemlerin 125 bin 678’i kamu görevinden ihraçtır. 3483 işlem rütbe geri alma ve öğrencilikle ilişki kesilmedir, 2 de madalya geri alma işlemi vardır. Kuruluş, örgüt kapatma, kayyum atama şeklinde gerçekleşen ekonomi, medya ve örgütlenme alanında ise 2761 tedbir işlemi gerçekleştirilmiştir. Nicelik olarak geniş çaplı bir temizlik olmakla birlikte asıl devrimci sonuç niteliksel tasfiyede ortaya çıkmıştır. Gerçekten de Ordu içinde general ve amirallerin yüzde altmış civarındaki kısmı, yargıdaki hâkim ve savcıların üçte biri halk düşmanı yapılarla ilişkili olarak ihraç edilmiştir. Aynı şekilde üst düzey kamu görevlileri arasında yapılan temizlik de niteliksel etkisi yüksek bir tasfiyedir.Ayrıca halk düşmanlarıyla ve faşist çetelerle mücadeleyi hukuk içinde ve hukuk devleti gereklerine göre yapma iradesi ortaya koyan Ülke Liderliği, siyasi ve sosyolojik dinamikler, dünya tarihinde bir devrimci dönemde hukuk içinde kalmanın belki de ilk örneğini ortaya çıkarmıştır. Bunu devrimci dönemlerde ilk kez ortaya çıkan hukuk içinde kalma ilkesi olarak adlandırabiliriz. Bu bağlamda mağduriyet iddiası taşıyanlarla ilgili hak arama yolları da tüm mecralarda açılmıştır. Özellikle OHAL İnceleme Komisyonu’nun kurulması ve aktif çalışması önemli bir hak arama imkânı olmuştur. KHK’larla yapılan tedbir işlemlerine karşı Komisyona 127 bin 292 başvuru yapılmıştır. Yani toplam işlem sayısı olan 125 bin 678’den daha fazla başvuru vardır. Komisyon bunların tamamını karara bağlamıştır. 17 bin 960 kabul kararı vermiştir. Verilen kabul kararlarına karşı kanunda idareye dava açma hakkı tanınmadığı için bu kararlar derhal yürürlüğe girmiştir. Komisyonun görevi 22 Ocak 2023 tarihinde tamamlanmıştır.O dönemde Adalet Bakanlığının 26 Ocak 2018 tarihi itibarıyla geçerli olan verilerine göre ceza soruşturma ve kovuşturmaları açısından yürütülen savcılık soruşturmalarının sayısı 105 bin 709’a ulaşmıştır. Bu kapsamda 214 bin 442 şüpheli soruşturulmuştur. Kovuşturmalar yani açılmış ceza davaları bakımından 43 bin 274 dava dosyasına 90 bin 166 sanık sayısına ulaşılmıştır. Ceza süreçleri de hukuk içinde kalma ilkesi çerçevesinde yürütülmüş, suçluluğu kesin ve sabit olanlar ceza almıştır. Adalet Bakanlığının güncel verilerine göre soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde, mahkumiyet ve diğer kararlarda ulaşılan çok yüksek sayılar FETÖ çetesiyle hukuk yoluyla mücadelenin kesintisiz olarak çok etkili ve kararlı bir şekilde devam ettiğini gösteriyor. Bunların dışında demokrasiye inanan ve demokratik siyasetten başka hiçbir yolu mübah ve meşru görmeyen siyaset yapıları kendi içlerindeki siyasal gerici-faşist çetelerle dolaylı ya da doğrudan temaslı olanları temizleme çabası içerisine girerek tasfiye sürecine katkı vermişlerdir.Sosyolojik siyaset ve doğrudan liderlik
15-16 Temmuz Devrimi’ni başarıya ulaştıran ve Türkiye demokrasisinin güçlenmesinde büyük etki yapan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset ve liderlik tarzında yapmış olduğu son derece önemli değişiklikleri de vurgulamak gerekir. Talep siyaseti ve doğrudan liderlik konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi tarihi ve ortaya koyduğu pratik çok önemli bir örnektir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset ve liderlik tarzına getirdiği bu yöndeki yenilikler Türkiye’de demokratik siyasetin esaslarını büyük ölçüde değiştirmiştir.Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’de temsil siyaseti yerine halka dayalı doğrudan siyaseti yani talep siyasetini hayata geçirerek siyaset yapma tarzında radikal bir değişiklik sağlamıştır. Bunun en önemli sonuçlarından birisi tez demokrasisi yerine talep demokrasisini öne çıkarmasıdır. Tez demokrasisi temsil siyasetine dayanır. Ağırlıklı olarak halk için en iyi olanın siyasi elitler tarafından geliştirilip teze dönüştürülerek halka sunulması ve desteğinin alınmaya çalışılması pratiği şeklinde gerçekleşir. Sonucu itibariyle seçkinci bir siyaset tarzı ortaya çıkar.Oysa talep demokrasisi talep siyasetine dayanır. Halkın talep ve ihtiyaçları üzerinden üretilen siyasi programın siyasal sistemi etkilemesi pratiği olarak hayata geçer. Sonucu itibarıyla sosyolojik siyaset tarzını gerekli kılar. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, temsili liderlik yerine halkın doğrudan sesi hatta uzvu gibi bir liderlik yaptığı için liderlik tipini de kökten değiştirmiştir. Pozitif bir tespit olarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliği Doğrudan ve Organik Siyasi Liderliktir ve bu yeni bir liderlik tipidir. Bu liderlik pratiği şimdiye kadar sınıflandırılmış siyasi liderliklerle tam olarak açıklanamayacak bir özgünlüğe sahiptir.Tabii doğrudan liderliğin kitlelerle ilişkide yarattığı en önemli sonuçlardan biri olan lidere tam güven duygusu liderin perspektifine olan inancı çok güçlendiriyor. Böyle olunca da kitleler bazı durumlarda tam emin olmasalar da ya da farklı düşünseler de liderin yaklaşımlarını benimsiyor ve destek veriyor. Bu yönüyle de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinin diğer özelliği öne çıkıyor. Ona da dönüştürücü liderlik demekteyiz.Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu liderliği 15-16 Temmuz Devrimi’nin temel etkenlerinden biri olmuştur. Bundan sonra Türkiye’de hiçbir siyasal aktör sosyolojik siyaset yapmadan, organik/doğrudan liderlik pratiği üretmeden büyük başarılar elde etme şansına sahip değildir.İşte Türkiye demokrasisini güçlü kılan diğer boyut da siyaset yapma tarzında ve liderlik pratiğinde ortaya çıkan bu değişikliktir. Türkiye’de bundan sonra yüksek meşruiyet kazanabilecek tek siyaset, doğrudan halka dayanan siyasettir. Halkın talep ve ihtiyaçlarını demokratik siyasi programa dönüştürmektir. Demokrasilerin en büyük gücü de millî egemenlik ilkesinin halkın iradesiyle hayata geçmesini sağlayacak bir siyasal sistem ve siyaset yapma imkânına sahip olmaktır. Bu bağlamda Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset yapma ve liderlik tarzı ülkemizde demokrasiyi derinleştiren bir rol oynamıştır. Yine Recep Tayyip Erdoğan’ın doğrudan liderliğini yaptığı 15-16 Temmuz Devrimi’yle birlikte ülkemiz açısından millî egemenliğin halka ait olduğu bir demokratik sistemin güçlü bir biçimde inşasının nesnel koşulları eksiksiz şekilde oluşmuştur.Sayısal veriler ve başlıca devrimci eylemler
15 Temmuz 2016 tarihinden demokrasi nöbetlerine ara verilen 9 Ağustos 2016 tarihine kadar geçen zamanda halkın sürece katılımı konusunda aşağıdaki veriler ilk kez bu çalışmada yayınlanmaktadır. Veriler sayısal ve eylemsel olarak iki grupta toplanmıştır.- Sayısal veriler
- Eylemsel veriler




